17 Nisan 2021 Cumartesi

Köy Enstitüleri, Eğitimci Yetiştiriyordu


Köy Enstitüleri Eğitimci Yetiştiriyordu

İzmir'de yaşayan okul arkadaşım meslektaşım Veli Yılmaz aramıştı. Ben de kendisini aradım. Halk TV'de Görkemli Hatıralar programında köy enstitülerinin işlendiğini söyledi. “Halını hatırını da sorayım dedim” dedi. Bir süre hal hatır ettikten sonra programı izledim.

Halk TV'de Serhan Askerin Görkemli Hatıralar programı Düziçi Köy Enstitüsünden canlı olarak yayınlandı. Mustafa Özarslan ve ekibi programın müzik konuğuydu ve arada bir türkülerimizi seslendirdiler. Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği Başkanı Prof. Dr Kemal Kocabaş ve bazı konuşmacılar ile köy enstitülüler programda görüşlerini dile getirdiler.

Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan itibaren özellikle kırsal alanda yaşayan altın yaşamının iyileştirilmesi amacını taşıyan çalışmalar yaptı. Eğitim alanında gerçekleştirilen en önemli çalışma da özellikle ilköğretim öğretmeni yetiştirmek olmuştur. Yüzde sekseni kırsal alanda yaşayan ülke nüfusunun neredeyse yüzde doksanı okuma yazma bilmiyordu. Bu açığı kapatmak amacıyla önce eğitmen kursları daha sonra Köy enstitüleri 17 Nisan 1940 tarihi ve 3803 sayılı yasayla tamamen Türkiye'ye özgü bir proje olarak açıldı. 28 Aralık 1938 tarihinden itibaren milli eğitim bakanlığını üstlenen Hasan Ali Yücel projeyi bizzat yürüttü.

Kurulan köy enstitüleri ile ülkenin ilkokul öğretmeni gereksiniminin karşılanmasının yanında halkın aydınlatılması, çağdaş ve modern bir yaşama sahip olması amaçlandı. Ülkemizin daha iyi yaşanır bir duruma getirilmesi çabalarında önemli bir yeri olan köy enstitüleri demiryollarına yakın yerlerde öğrencilerin geliş gidişlerini kolaylaştırmak ve elde edilen ürünleri pazara kente ulaştırmada kolaylık sağlamak amacıyla yapıldı.

Tarıma elverişli alanlar olmasına özen gösterilerek 15000 dönüm tarla tarıma uygun duruma getirildi

750000 Fidan dikildi. 1200 dönüm bağı oluşturuldu. Okulların binaları öğrenciler tarafından kendi olanakları kullanılarak okul dayanışmaları yapılarak yapıldı. 12 okula santral kurularak elektrik hizmetleri elektrik enerjisi sağlandı. Ve daha çok pek çok çalışma gerçekleştirildi (1940 1946).

Dünyanın bazı ülkeleri köy enstitülerini örnek alarak uygularken ülkemizdeki siyasetçiler cahil siyasete dayalı olarak kapatılmasını sağladı.

 Neden Kapatıldı?

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Amerika Birleşik Devletleri dünyanın pek çok ülkesine askeri ve siyasi anlaşmalarla kendisine bağlı kılmayı amaçlayan bir siyaset gütmeye başladı. Top ve tüfek ile savaşın yerini soğuk savaş aldı. Siyasi ve ticari anlaşmalar ile 1946'dan itibaren ülkemizde bu yörüngeye girdi. CHP içinde özellikle çiftçiyi topraklandırma yasasına karşı çıkan milletvekillerinin ayrılarak yer aldığı Demokrat Parti 1946 yılında kuruldu ve 1950 yılında iktidara geldi. 27 Ocak 1954’te çıkarılan yasa ile köy enstitüleri kapatıldı.

Köy enstitülerinin kapatılmasını en iyi biçimde DP ve AP milletvekilliği yapan Kinyas Kartal açıklar.

“Bu köylerdeki halk bana tapar. Ne işi varsa bana sorar. Evlenecek, boşanacak, askere gidecek, mahkemesi nesi varsa gelir bana danışırdı. Ama Köy Enstitüleri açıldıktan sonra 5 köyüme köy enstitüsü mezunu geldi ve bu köylerden artık kimse bana gelip danışmamaya başladı. Ben düşündüm 200 köyümün hepsine köy enstitüsü mezunu gelirse benim ağalığım ne olur, sıfıra düşer!

Böyleyse benim harekete geçmem gerekir dedim ve doğudaki bütün ağalara telefon ettim onları topladım. Bir de batıdan buldum Eskişehir’den Emin Sazak. Sonra Menderes’le pazarlığa gittik (yıl 1950 seçimlerin olacağı zaman), dedik ki;

“Köy enstitülerini kapatırsan şu gördüğün doğudaki tüm toprak ağaları ve batıdan Emin Sazak’ın oyları sana. Kapatmazsan oy yok” ve Menderes de 1950’de iktidara gelir gelmez köy enstitülerinin temelini sarsmaya başladı.

Köy enstitüleri, eğitimci yetiştiriyordu. Aradan geçen 81 yıl sonra cahil toplum oluşturma gayretinde olan siyasilerin eğitim konusundaki gerici çabalarına karşın köy enstitüleri, oldukça tartışılan bir konu olarak eğitim tarihimizde önemli yerini koruyacak.

Ad/Bulunduğu İl                     Kuruluş Tarihi 1946'ya Kadar Çalışan Müdürleri

Akçadağ/Malatya                    1940    Şinasi Tamer, Şerif Tekben

Akpınar-Lâdik/ Samsun          1940    Nurettin Biriz, Enver Kartekin

Aksu/Antalya                          1940    Talat Ersoy, Halil Öztürk

Arifiye/Sakarya                       1940    Süleyman Edip Balkır

Beşikdüzü/Trabzon                 1940    Hürrem Arman, Osman Ülküman

Cılavuz/Kars                           1940    Halit Ağanoğlu

Çifteler/Eskişehir                    1939    Remzi Özyürek, M. Rauf İnan, Osman Ülkümen

Dicle/Diyarbakır                     1944    Nazif Evren

Düziçi/Adana                          1940    Lütfi Dağlar

Erciş/Van                                1948    İbrahim Oymak

Gölköy/Kastamonu                 1939    Ali Doğan Toran

Gönen/Isparta                          1940    Ömer Uzgil

Hasanoğlan/Ankara                 1941    Lütfi Engin, Hürrem Arman, M. Rauf İnan

İvriz/Konya                             1941    Recep Gürel, İ. Safa Güner

Kepirtepe/ Kırklareli               1939    Nejat İdil, İhsan Kalabay

Kızılçullu/İzmir                       1939    Emin Soysal, Hamdi Akman, Talat Ersoy

Ortaklar/Aydın                        1944    Hayri Çakaloz

Pamukpınar/Sivas                   1941    Şinasi Tamer, Hüseyin Civanoğlu

Pazarören/Kayseri                   1940    Sabri Kolçak, Şevket Gedikoğlu

Pulur/Erzurum                         1942    Ahmet Korkut, Aydın Arıkök

Savaştepe/Balıkesir                 1940    Sıtkı Akkay

 Ankara, 17 Nisan 2021 Cumartesi 

26 Ocak 2021 Salı

Kâğıtla Söyleşelim Dedik

Kâğıtla Söyleşelim Dedik

Geçenlerde genç bir tanıdığım, "Defterim ile söyleşiyorum" diye yazdı bana. Ben de bir zamanlar kağıtla söyleşmeyle ilgili şiir-yazımı anımsadım. Defterimi karıştırdım, buldum ve kendisine gönderdim, okudu.

Üç gün beş gün sonrasının
Sorunlarını düşünseydik yetecekti bize
Ancak
Üç beş yıl daha fazla yıl sonrasını
Düşünmeye başladık
Çıkmaza girdik düşündükçe
İyiye giden bir şey yoktu
Sorunlar düğümlendi boğazımıza
Söyleyemedik

Yanlışlıklar yolsuzluklar haksızlıklar oldu
Söyleyemedik
Namus vicdan konuları oldu
Onurumuz kırıldı
Söyleyemedik

Ve elimize aldık kalemi
Kâğıtla söyleşelim dedik
Kâğıtla söyleşelim dedik
Kâğıtla söyleşelim
Kâğıtla
Dedik

Malatya, 8 Eylül 1985


1985 yılında yazmışım defterime ve kağıtla söyleşmeye kadar vermişim.
Çünkü 1983 yılından itibaren derlediğim yazıları düzenleyip, daktilo ettiğim zamanlardı. ilkokuldan itibaren kendimce yazdığım, hatta bazıları bir yerlerde yayınlanmış olan şiirlerimi o zaman 1971 yılında Akçadağ İlköğretmen Okulunda iş dersinde yaptığım deftere yazmaya devam ediyordum.
1988 ve 1989 yıllarında Görüş gazetesinde yayınlanan 'Yenilenen Köy Ballıkaya' yazı dizisine temel oluşturan 80 sayfalık dosyam o zaman oluştu. Bugün 400 sayfaya yakın bir kitap bütünlüğünde basılmayı bekliyor.
'Bir gün Uyandığında' şiir kitabı denemem, Televizyonu Nasıl Buldum adlı ilk kitabımın, yıllar sonra Hüseyin ile birlikte çalışması sürdürdüğüm ve 204 yılında basılan 'Arguvan Türküleri/Halkbilimsel Bir Araştırma Denemesi', Aşık Yoksuli ile ilgili çalışmalarım ve daha birkaç kitap çalışmamın temeli o zamanlarda atıldı.
Hala kağıtla söyleşmeyi, sonra da bilgisayar dene araca, daha sonra internet ortamı ile gazete, dergi, kitap gibi basılı araçlara kaydetmeyi ve de 'Kaydetmezseniz kaybedersiniz' diyerek kalıcı kılmayı sürdürüyorum. 
Yazanların, çizenlerin defter kağıt ile söyleşmesini ve kaydetmesini öneriyorum.
Saygılarımla...

20 Ocak 2021 Çarşamba

Anıları Olmayanlar Yaşayabilir mi?

Anıları Olmayanlar Yaşayabilir mi?
Merhaba,

Seninle ilgilenmediğin konuları yazışmak istemem. Çünkü senin hiç sevmediğin konuları gündeme getirmekle seni meşgul etmiş olurum.
"Hayır, böyle düşünmene gerek yok, meşgul etmiyorsun" desen de Bazı konuları yazışmak ya da sözünü etmek istemeyebilirsin. Senin ilgilenmek istediğin konuları yazmak, konuşmak isterim. Bu nedenle bazen senin de konu açmanı bekliyorum. Yazdıklarımla seni memnun etmişsem ben de memnun olurum. Ne zaman olursa olsun beni rahatsız edebilirsin. Herkes gibi sana da yardımcı olurum.
"Canım sıkkın ya! Uyuyamıyorum, biraz da ağlamak istiyorum" dediğine göre seni rahatsız eden durumlar var demektir. Nasıl olsa da iyi olsan acaba, onu da bilemiyorum.
Şiir yazdığını belirtiyorsun, ben de okuyabilir miyim?

Bazen susmak gerek
İçin avaz avaz bağırır çığırırken bile susmak
Sessiz çığlıklar atarak
Kaleminden k
an kırmızı mürekkepler saçarak susmak
Sözcüklere isyan edip
Boğazında düğümlenirken
Avazın çıktığınca susmak gerek
Dudaklarından dökülecek tek bir sözcüğe hasret
Bakışlarda derin yaralar açmak için


Şiir duyguların dilidir zaten. Düzenli ve güzel anlatım yoludur. Yineleyerek denedikçe cümleler daha iyi oturur, dizeler oluşur. Özetlenir anlatılmak istenen. Yineleyerek yazmazsan düzyazı gibi kalır. Şiir denemelerini sıkça yapmalısın.
"Uyuyamıyorum, biraz da ağlamak istiyorum" diyorsun.
Alışacaksın, yaşam işte...
"Bazen susmak gerek" ise de, huzursuz olmamak için içini dökmelisin. Yoksa içine attıkça rahatsız olursun.
"Dışa atınca ne oluyor? Babamı çok özlüyorum, bir şey yapabilecek misin? Yok..."
Bunları demekle, sorunu sormakla haklısın.
Evet, hiç kimse gidenleri geri getiremez biliyorsun. Babanı geri getiremem, ama onun anısıyla seni mutlu etmek isterim. Başka birilerini de geri getiremem. Her kim olursa olsun, anıları varsa yaşıyorlar demektir. Anıları olmayanlar yaşayabilir mi sence?
"Yaşayamaz" diyorsun değil mi?
Elbette; "Gençler ümitleriyle, yaşlılar anılarıyla yaşarlar" deniyor bir Fransız deyişinde. Aramızdan ayrılanlar, bizimle anılarıyla yaşarlar. Eğer o anıları kalıcı kılarsak, geleceğe de aktarmış oluruz. İnsanlar akıl, bilim ve sanat ile diğer yaratıklarından ayrılırlar. Özellikle de; kitap, heykel, fotoğraf, film, mimari ve diğer kalıcı sanat yapıtlarıyla yaşarlar.
Babam çiftçiydi, ayrıca pek çok beceriye de sahipti. Duvarcılık, marangozluk, demir teneke işleri ve diğer... Diğer yandan ilkokulu bitirmiş olmasına karşın hem düzyazı, hem de şiir yönünden kalemini de iyi kullanırdı.
Babamın şiirlerini bir araya topladım ve 2009 yılında 'Babamın Şiirleri' adıyla kitap olarak yayınladım. Anılarını yazdığı defteri de 'Babamın Yazdıkları' adıyla düzenledim. 2018 yılı Ekim ayında yanına uğradığımda, yakında kitap olarak yayınlayacağımı söyledim. Gülümsedi, "Desene ölmeyeceğim" dedi.
31 Ocak 2019 tarihinde kaybettik. Büyük oğlum Ozan Özerol'un katkıları ile 2020 Ocak ayında Babamın Yazdıkları kitabını yayınladım.
"Sen de seviyor muydun babanı?" diyorsun.
Babam aramızdan ayrıldığında 86 yaşındaydı. Ne desem de gereksiz kalır birkaç cümle. En iyisi Babamın Yazdıkları kitabımı sana göndereyim, önsözünden okursun. Okuyunca da eminim ki sen de babanın yazdıklarını 'kitap yapayım' diye düşüneceksin. Çünkü onu çok sevdiğin her halinden belli oluyor. "Sen de seviyor muydun babanı?" demen bile bunu gösteriyor.
Hala ağlamak istiyor musun minik kuşum?
Hayır, ağlamıyorsundur artık...
"Aramızdan ayrılanların anıları ve eserleri varsa bizimle yaşıyorlar diyorsun" ve ağlamıyorsun...

Ankara, 20 Ocak 2021

3 Ocak 2021 Pazar

İnsanın Her Zaman Yaşamında İlginç Şeyler Vardır

İnsanın Her Zaman Yaşamında İlginç Şeyler Vardır







Merhaba, 
Ne demiştim bir mektubumda?
“Her mektubuma “Merhaba” diye başlarken, hitap ettiğim kişileri farklı görebilirsin. Ancak tüm mektuplarımın sana olduğunu belirtmeliyim. Mektuplarımı okusan da okumsan da yazacağım.”
Sana yazmayalı yine uzun zaman oldu. Hep yazmak istedim, ancak dünya hali işle; oldukça yoğun bir yaşam döngüsü var. Virüs salgını bir yandan, günlük yaşamın akışı bir yandan ve diğer konular, derken zaman geçiyor. Bazen unutkanlık da oluyor ve yapılacaklar günler sonrasına kalabiliyor.
İnsanın her zaman yaşamında ilginç şeyler vardır. Bazı yazarlar bu ilginçlikleri öykü, tiyatro, anı ya da roman tarzında dile getirerek bu tür olayları yaşayanlara bir anımsatma yaparlar. Böylelikle pek çok insanda içten bir gülümseme duygusu yaratırlar. Bu bazen de acı bir duygusallık yaşamaya ya da kahkaha ile gülmeye neden olabilir.
Sana bu mektubumda sahibi ve yazı işleri müdürlüğünü yürüttüğüm Hekimhan dergisinden kısaca söz ettikten sonra 12. Sayısı ile ilgili yaşananlardan söz etmek istiyorum.
Biliyorsun 2018 kışından buyana her şeyi ile Hekimhan’ı kapsayan bir dergi çıkarmaya başladım. Dergiyi satmaktan çok belgelemek amaçlı çıkarmak, kültürümüzün gelecek kuşaklara aktarımını sağlamak amacındayım. Dergiyi aynı zamanda bir imece çalışması olarak düşünüyorum ve bu amaca ortak olan tüm abone ve okurlara teşekkür ediyorum.
Üç yılı tamamladık ve 2021 yılının Şubat ayında çıkarılacak olan 13. sayısından itibaren dergimize daha iyi ve yeni bir biçim vererek ve tüm işleri tek elden yürüterek sizlere ulaştırmaya çalışacağım.
Kasım ayında çıkan derginin 12. sayısını gruplar halinde abonelere göndermeye başlarken bir yandan da 13. sayıyı düzenliyorum.
12 sayımızda Halil Kaynarca ağabeyimizin yakın zamanda aramızdan ayrılan Ahmet Çatal ile ilgili yazdığı yazıdan dolayı dergi istemleri doğdu. Diğer yandan 11. Sayımızda Hüseyin Çelik tarafından yazılan Sadık Uygun hakkındaki yazıdan dolayı kızı Özgür Uygun Aydın tarafından ve İğdir köyünden İsmail Gürbüz’ün yazısından dolayı oğlu Murat Gürbüz tarafından bir miktar dergi istendi. İstem doğrultusunda ek baskıya karar verdim. Kargo bildirimi gelince dergi gelecek derken, daha sonra baskıya verdiğim Akçadağ İlköğretmen Okulu fotoğraf kitabı çıktı paketten…
Bugün gelir, yarın gelir derken derginin Malatya'ya gittiğini öğrendim. İletişim kurdum ve aradığımda Samsun'da olduğunu söyleyen kişi, “Derginiz Ordu’ya gitmiş” dedi. Ordu'daki kişi ile iletişim kurdum. Telefona çıkan meslektaşım idi. Uygun zamanda kargoya vereceğini söyledi. Teşekkür ettim, Kendisine kitaplar göndereceğimi de yazdım.
Ve bugün (2 Ocak 2021) dergiler geldi…
Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin, Sulhi Dölek, Muzaffer İzgü gibi yazarların yapıtlarını anımsayınca girişte değindiğim gibi yaşantının yazarlar için örneklerle dolu olduğunu bir kez daha anımsadım.
Özellikle de Corona sürecinde bunların neden olduğunu tahmin etmişsinizdir. Paketlere adresler yazılırken yanlışlık olmuş ve böylelikle dergi Ankara, Malatya, Samsun, Ordu derken yeniden Ankara'ya döndü ve hafta içinde abonelerimize, istemde bulunanlara gönderilecek.
Dilerim bir gün önce bu virüs salgını etkisi biter de yaşam normale döner.
Sanırım şiir ve düzyazı çalışmalarını sürdürüyorsundur. Dergide yazı ve şiirlerini de görmek istiyorum.
2021 yılının daha iyi ve daha güzel geçmesi dileğiyle sağlıklı ve mutlu günler diliyor, selam ve sevgilerimi iletiyorum.

10 Aralık 2020 Perşembe

Mustafa Özcan

Mustafa Özcan
15 Eylül 1971 tarihinde Hekimhan’ın İğdir köyünde doğdu. Annesi Satı Özcan, babası Hasan Özcan'dır. Altı kardeşin üçüncüsü olup ikiz kardeşinin adı Kemal'dir.
İğdir Köyü İlkokulu, İğdir Köyü Ortaokulu ve Hekimhan Endüstri Meslek Lisesi'ni bitirdi.
Lise yıllarına kadar köyde ailesinin çiftçilik yaşamına katıldı.
Askerliğini 1991 yılında Bursa Mustafa Kemalpaşa'da jandarma çavuşu olarak yaptı.
Yakın savunma sanatı uzmanı Sadık Şahin’den ders aldı.
Ankara'da bir kamu kurumunda teknisyen olarak görev yapıyor.
Arif ve Ali Arda adlarında iki erkek çocukları var.
Bağlama ve üflemeli çalgıları çalıyor. Bağlamayı ilkokul yıllarında, kavalı da koyun kuzu otlatırken öğrendi. Bir süre müzik ekibi kurarak düğünlerde programlar yaptı.
İş hayatıma başladığımda İhsan Öztürk'ten kısa bir dönem ders aldı. Halk müziğine emek vermiş ustalardan bir şeyler öğrenmeye çalıştı. Bu konuda Arif Sağ'ın ayrı bir yeri olduğunu belirtiyor.
Ankara’da Özgür Radyo’da programlara katıldı.
Uzun zamandır şiir yazıyor. Şiir konusunda Ozan Mazlumi’den (Ali Ballıktaş) destek gördü. Kıvılcımlar Düştü Sevdama (2009) ve Kıvılcımlar Alev Aldı (2011) adlarıyla iki şiir kitabı yayınladı. Beste yapmaya çalışıyor. Hayalimiz Gerçek Oldu adıyla öz ve müzikleri kendisine ait olan bir albüm yaptı (2018).
Altı kardeşin hepsi de bağlama çalabiliyor. Ağabeyleri Abidin, Ali ve Hıdır bağlama yapmasını biliyorlar. Hıdır ağabeyi Ankara’da Keçiören İncirli’de saz yapımevi var ve geçimini bağlama yaparak sağlıyor. Büyük oğlu Arif bağlama, küçük oğlu Ali Arda gitar çalıyor.
Halk müziği ile ilgili görüşlerini şöyle dile getiriyor.
“Halk müziğine günümüzde istediğiniz gibi değer verilmiyor. Yeni nesil de halk müziğini pek fazla dinlemiyor. Halk müziğinin gelecekteki yerini koruması için, anne ve babalar çocuklarını uygun yaşta müzik kurslarına göndermeli. Çocuklarını halk müziği yayınları yapan radyo ve televizyon programlarına yönlendirmelerini istiyorum.” *

İhsan Öztürk’ün Kitabına Yazdığı Önsöz

Sevgili Mustafa Özcan, 1990’lı yıllarda (o dönem Strazburg Caddesinde olan) Müzik Kursumuza öğrenci olarak geldi. Temel eğitiminden sonra bağlama dersleri başladı. Daha Önce bağlama çaldığı için onu ileri düzeyde eğitim gören bir guruba almıştım. Uyum sorunu gurupla derslere devam etti. Beyefendi kişiliği ile arkadaşları ve benim sevdiğim bir öğrenci olarak bir dönemi paylaşmış olduk.
Aradan uzun bir zaman geçti ve bir gün Mustafa ziyaretime geldi. Şiir yazmaya merak sardığını, söyledi ve yazdığı şiirlerden bazılarını okudu. Açıkçası ustaca yazılmış şiirler değildi. Dilimin döndüğünce konu, ölçü (vezin), uyak (kafiye), ayak gibi, şiiri şiir yapan unsurlara çok dikkat etmesi gerektiğini anlattım. Usta ozanların şiirlerinden bazı önemli örnekler vererek ayakları yere basan, akıcılığı olan, okuyana ve dinleyene haz veren şiirle yazmasının kolay olmadığın, söyledim. Bunları dikkate alarak şiirler yazmasını önerdim.
Bir süre sonra Mustafa tekrar ziyaretime geldiğinde yanında yeni şiirleri olduğunu söyledi. Bu kısa sürede kendisini bi hayli geliştirdiğini görerek tebrik ettim ve bu değişikliğin nedenini sordum. Sevgili dost Ozan Mazlumi’yle (Ali Ballıktaş) halk şiiri konusunda çalıştığını, ondan yardım ve feyiz aldığını anlattı. Bence de iyi bir seçim yapmıştı; çünkü bu tür konularda doğru bir rehber bulmak son derece önemlidir.
Daha sonraları ara ara telefonla arayarak yeni yazdığı şiirlerden örnekler okumayı sürdürdü. Bu arada Kıvılcımlar Düştü Sevdama’ adlı bir şiir kitabı yayımlandı.
Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; Sevgili Mustafa geçen süre içinde kendini her gün biraz daha geliştirerek ozanlık yolunda emin adımlarla ilerliyor. Bize de elimizdeki ‘Kıvılcımlar Alev Aldı’ kitabında yazdığı ve bundan sonra yazacağı şiirleri (deyişleri) keyifle okumak kalıyor.
Mustafa kardeşimizin ozanların arasında sağlam ve saygın bir yer edinmesini diliyor ve bekliyorum.
Sevgili Mustafa her şey dilediğin gibi, yolun açık olsun...

Şiirlerinden Örnekler

Baharda Gördüm

Baharı yetirdim kışa uğradım
Karı boranımı baharda gördüm
Bu bizim ellere boşa uğradım
Derdime dermanı baharda gördüm

Yıllardır gezerim değnek elimde
Yatak yorgan yaptım abam belimde
Yara m kötü çıktı oğul filimde
Uyudum uyandım seherde gördüm

Beydağı’nı örtmüş beyaz bir örtü
Tükenmiş bedeni gösterdi tartı
Dermanım olursa aşarım sırtı
Can Mustafa’m seni göherde gördüm

Babamdan Gördüm

Sorma be üstadım üstatlığımı
Kemale ermeyi babamdan gördüm
Yorma be üstadım üstatlığımı
Ağıtlar yakmayı anamdan gördüm

Elinde bastonu başında fesi
Yıllardır aklımdan çıkmıyor yası
İçirdi badeyi bakırdı tası
Gönülden sevmeyi ninemden gördüm

Bu vatan atamdan bana emanet
Ölürsem evladım sana emanet
Askerin nöbette ona emanet
Vatan sevgisini dedemden gördüm

Sırtımda taşırım emanetimi
Öğrettim neslime marifetimi
Can Mustafa’m yazdım kerametimi
Hünkâr Hacı Bektaş Velimden gördüm

İnsanoğlu

İnsanoğlu damar damar dağılmış
Bacı kardeş belden bele değişir
Olgunlaşan başak gibi eğilmiş
Yollar aynı ilden ile değişmiş

Bir gövdeden uzar gider dalları
Kader çoktan ayırmıştır yolları
Türlü türlü konuşurlar dilleri
Harfler aynı dilden dile değişir

Kısmetleri saatlere bölünmüş
Gece ayrı gündüz ayrı dilinmiş
Zenginlerin hesapları silinmiş
Renkler aynı kuldan kula değişir

Ömür denen yolun sonu bilinmez
Can Mustafa’m ayrı aynı bulunmaz
Böyle duygu para ile alınmaz
Arı aynı baldan bala değişir

Kıvılcımlar Düştü Sevdama

Kıvılcımlar düştü bugün sevdama
Yükseldi alevler söndüremezsin
Avcı gibi taşla beni avlama
Söylenme boşuna döndüremezsin

Yanmıştı ezelden közü yerinde
Ok gibi saplandı çıkmaz derinde
Söylemesi çok zor gönlüm birinde
Sevmedim desen de kandıramazsın

Gözüne bakınca beni görürüm
Göz göze gelince o an eririm
İstesen bu canı sana veririm
Can Mustafa’m çağlar dindiremezsin


* 22 Kasım 2020 tarihinde kendisinden derlendi.

Akçadağ İlköğretmen Okulu Fotoğraflar/Siyah Beyazlar

Akçadağ İlköğretmen Okulu Fotoğraflar/ Siyah Beyazlar

Babam, 1953 Aralık ayının 22’sinde doğduğumu söyler. ‘Yeşil’ takma adıyla bilinen köyümüzün merhum köy enstitülü öğretmenlerinden Hüseyin Öztürk hep, “Sen Tahsin ile emsalsin” der, sonra yaşaran gözyaşlarını silerdi. O zaman en büyük çocuğu olan oğlu Tahsin ile kardeşi Muzaffer İsviçre’de yaşıyordu. Âşık Mustafa Başaran’ın eşi Zehra Başaran da, “Selahattin senden beş altı ay küçük. Sen dar kışta doğdun, Selahattin de baharda” demişti. Bütün bunlara göre demek oluyor ki 1954 yılına yakın bir zamanda, yani babamın dediği tarihte doğmuşum.
1961-1965 yılları arasında okuduğum Ballıkaya Köyü İlkokulunda öğretmenlerim Abidin Öztürk (Çolak Eğitmen), İpşir Güner, İsmail Yıldırım ve Zeynep Oktay oldu. 1966-1967 öğretim yılında Akçadağ İlköğretmen Okuluna girdim, 1966-1972 yılları arasında yatılı olarak altı yıl okudum.
Akçadağ İlköğretmen Okulunu birlikte kazandığımız köyümüzdeki jandarma karakolunun komutanı Çavuş Galip Sezer’in oğlu Hamza Sezer, fotoğraf çekmeye meraklı bir arkadaştı. Okulda fotoğrafların baskısı fotoğraf kolunun atölyesinde yapılırdı. Onun sayesinde az da olsa fotoğrafımız oldu. Teyzem oğlu Rıza Çelik bizden bir yıl sonra okula geldi. O da Hamza gibi fotoğraf çekme konusunda meraklı biriydi. Benim gibi de şiir, resim yeteneği vardı.
1966 yılında nüfus cüzdanı çıkarılırken çekilen fotoğrafım ilk fotoğrafım desem yanlış olur. İlk fotoğrafımın 1965 ya da 1966 yılında çekildiğini sanıyorum. İlkokulda okurken birkaç kez fotoğrafımız çekilmişti, ancak onlar elimde olmadığından hiç bir yerde yayınlayamadım. Ancak bazı arkadaşların armağan ettiği vesikalık fotoğraflar da vardı. Fotoğrafları düzenleyerek Akçadağ İlköğretmen Okulu (1966-1972) fotoğraf kitabını oluşturdum. Fotoğrafların azlığı nedeniyle toplumsal paylaşım sitelerine duyuru yaparak bazı arkadaşlardan da fotoğraf istedim.
Ahmet Özer, Sırrı Özcan, Mustafa Müjde, Hüseyin Düzgüner, Mehmet Ali Gündüz, Binali Kanik, Mahmut Çankaya, Cumali Çavdar, Orhan İsmi, Faruk Öztürk, İsmail Takmaz, Süleyman Çorman, Veli Yılmaz, Murtaza Özcan, Mustafa Alakuş ve Ali Aral’ın da fotoğraflarını adları ile birlikte ekledim ve böylelikle elinizde bulunan kitap ortaya çıktı. 1966-1972 yılları arasında olmayan birkaç fotoğraf da eklendi. Başta bu arkadaşlarım olmak üzere fotoğrafları çeken, fotoğrafların baskısını yapan, yayınlayan, bana ulaştıran herkese teşekkür ediyorum.
Akçadağ İlköğretmen Okulu (1966-1972)/Siyah Beyazlar 1’den sonra ‘Urfa ve Kısas/Siyah Beyazlar-2’, ‘Ballıkaya ve Malatya/Siyah Beyazlar-3’ ile üçlü dizi tamamlanmış olacak.
Kitabı basıma hazırladığım süreçte 23 Kasım 2020 günü aramızdan ayrılan okul arkadaşım Mehmet Ali Gündüz’ü dizeleriyle anıyor, Hak’tan rahmet diliyorum.

Resimler siyah beyazdı
Biz de kocaman bir ailenin çocukları
Hepimiz kardeştik
Akçadağlı günlerde


Saygı ve sevgilerimle…

Süleyman ÖZEROL
Ankara, 3 Aralık 2020

24 Kasım 2020 Salı

Öğretmenler Günü Anımsatıyor

Öğretmenler Günü Anımsatıyor
Urfa, 1972











1972 yılı yaz döneminde Akçadağ İlköğretmen Okulunu bitirdim.
Urfa Merkez, Öğretmenliğe başladığım zaman, 1972...
İlk görevim Yetiştirme Yurdu Öğretmenliği...
O zamanlar bir şiir yazmıştım kendimce...

Mesleğim

Malatya’ya bağlı Hekimhan ilçesinin
Ballıkaya köyünden Hasan oğlu
Süleyman Özerol
Sekiz yüz yetmiş lira maaşlı
Dokuz yıl mecburi hizmetli
Bir öğretmenim
Önemsenmeyen, hor görülen
Kutsal meslektenim...


Urfa, 12 Kasım 1972

Daha sonra şiiri özleştirerek aşağıdaki biçime dönüştürdüm.

Ben bir öğretmenim
Önem verilmeyen
Hor görülen
Kutsal meslektenim


12 Eylülden sonra Siverek'e sürgün edildiğimde şiirime yeni bir biçim verdim.

Ben Bir Öğretmenim

Ben bir öğretmenim
Önemsenmeyen hor görülen
Oysa kutsal olan meslektenim

Ben ki okumayı öğretirim
Yazmayı öğretirim çocuklarımıza
İnsanlığı sevgiyi barışı öğretirim

Bir yapı hazırlarım yarınlarımıza
Dün benden sorulur
Yarınlar benden sorulacak
Çünkü ilk basamak benim


Siverek, 7 Eylül 1981

25 Eylül'de Malatya Battalgazi Toygar'da göreve başladım. 1985'de Boran Köyü İlkokulu açtım. 31 Aralık 1987 günü Yeşiltepe Ahmet Parlak İlkokulunda dört yıla yakın çalıştım. Ekim 1991, bir sürgün daha; Malatya Merkez Şehit Yzb. Hakkı Akyüz İlköğretim Okuluna. Buradan emekli olduğumda 25 yıl 7 ay görev yapmıştım.
Derken yirmi yıl bitmek üzere emekli olalı.
Ne mi yapıyorum?
Hala öğretmenlik diyebilirim...
Neden mi?
Meslekte iken daha çok çocuklara ve ailelerine hitap ederken, şimdi basın yayın ile dünyaya hitap ediyorum.

Ankara, 24 Kasım 2017