2 Aralık 2018 Pazar

Ankara Malatyalılar Derneği Genel Kurulu



Ankara Malatyalılar Derneği Genel Kurulu 

Ankara Malatyalılar Derneği Genel Kurulu, 2 Aralık 2018 Pazar günü GMK Bulvarı No: 14 Maltepe ANKARA adresinde bulunan dernek binasında Saat: 13.00’ten itibaren gerçekleştirildi. 
Asım Aydoğdu’nun açılış konuşması ve saygı duruşundan sonra divan oluşturuldu.
Devam Başkanlığına Ali Helvacı yazmanlık Zara Nil Başak Demiralp ve Hüseyin Gazi Demir, alan, oy birliği ile seçildi.
Divan başkana Ali Helvacı, derneklerde ilgili işlemler hakkında bilgi verdikten sonra gündem maddelerini açıkladı ve devam edildi. Yönetim Kurulu Başkanı Süleyman Bilgili, 23 Malatyalı Derneğinin Ankara Malatyalılar Derneği çatısı altında bulunduğunu belirttikten sonra 6 Aralık 2015-2 Aralık 2018 tarihleri arasındaki dönemin etkinlik raporunu okudu. Denetleme kurulu raporu ise Ali Özdemir tarafından sunuldu. Raporda, dernek, borçlarının büyük bölümünün, Battal Yıldız ve Süleyman Bilgili tarafından karşılandığı dile yatırıldı.
DERBİS Sistemi gereği, kayıt bilgilerinin tamamlanması ve yerine getirilmesi istendi.
Yönetim kurulu ve denetim kurulu raporları oylamaya sunuldu. Oy birliğiyle kabul etti. Başkan, belgeli teşekkür etti.
Genel kurulun üç yılda bir yapılmasına ve aidat miktarının 10 TL olmasına devam edilecek.
Tahmini bütçe açıklandı. Bütçede ayrıntılara yer verilmesinin uygun olacağı görüşü benimsendi ve onaylandı.
Yönetim kurulu ve denetim kurulu üyelerinin seçimi yapıldı.
Yönetim kurulu ve denetim kurulu üyelikleri için aday olanlar oy birliğiyle seçildiler.

Yönetim Kurulu Asıl Üyeler

Süleyman BİLGİLİ
Yakup DEMİR
Battan YILDIZ
Şevket SOYLU
Asım AYDOĞDU
Hüseyin ÖZDEMİR
Bahadır ŞAHİN
Fuat KUTSAL
Hasan ALICI
Seydihan ÇAMUR
Nadide MECİT

Yönetim Kurulu Yedek Üyeler

Celal KARADAĞ
Mahmut ASLAN
Mehmet AKKAYA
Hüseyin Gazi DEMİRHAN
Kenan BUDAK
Zeynep KOÇ
Abdurrahman YILDIZ
Yusuf MECİT
Mehmet İMREK
Bayram EMİCİ
Kemal AYAZ

Denetim Kurulu Asıl Üyeler


Medeni AYAZ
Serdar ŞAHİN
Nil Başak DEMİRALP

Denetim Kurulu Yedek Üyeler

Yusuf GÜL
Derviş KIHTIR
Neriman TOPER

Darende ilçemizden Arif Uğur Adlı hemşerimiz yaptırmış olduğu M. Kemal Atatürk, İsmet İnönü ve Turgut Özal fotoğrafı bulunan duvar saatini derneğe armağan etti.
Önceki başkan Battal Yıldız, 23 derneği arkasına almış olan Ankara Malatyalılar Derneğinin birlik ve beraberlikte Malatya’nın Ankara’da örnek bir gücü olduğunu vurguladı.
Malatya Eğitim Vakfı Ankara Başkanı Ekrem Dernek bir konuşma yaptı. 

Başkan Bilgili, "Ankara'da her Malatyalının Malatya'ya gönül verenlerin bir evi olan Ankara Malatyalılar Derneği'ne gelmenizi ve gelirken bir Misafirinizi de beraber getirmenizi unutmayınız Malatyalıların Ankara'daki açık kapısı sıcak yuvası ve sahiplenmesi gereken sivil toplum örgütüdür bekliyoruz" dedi.
Çeşitli dilek ve temennilerden sonra genel kurul sona erdi.
Yeni yönetim kurulu Süleyman Bilgili'nin bakanlığında göreve devam edecek.


Haber-Foto: Süleyman ÖZEROL


EK:

5 Aralık 2018 tarihinde toplanan Ankara Malatyalılar Derneği yönetim kurulu görev bölümü yaptı.


Süleyman Bilgili: Yönetim Kurulu Başkanı
Şevket Soylu: Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı

Asim Aydoğdu: Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı
Nadide Mecit: 
Genel Sekreter
Seydihan Çamur: 
Sayman
Üyeler: Yakup Demir, Hasan Alıcı, Fuat Kutsal, Hüseyin Özdemir, Battal Yıldız, Bahadır Şahin


Üye Edindirme Komisyonu için Fuat Kutsal, Gençlik Kolu Komisyonu için Hüseyin Özdemir'e yetki verildi. 


Dernek Müdürü Yusuf Gül de görevine devam edecek.



Kaynak: Süleyman Bilgili6 Aralık 2018

15 Kasım 2018 Perşembe

Arguvan Havalarının Halk Müziğimiz İçindeki Yeri


ARGUVAN HAVALARININ HALK MÜZİĞİMİZ İÇİNDEKİ YERİ














Süleyman ÖZEROL/ Araştırmacı-Gazeteci
Hüseyin ŞAHİN/Antropolog-Araştırmacı

Birlikte hazırladığımız “Arguvan Türküleri/Halkbilimsel Bir Araştırma Denemesi” adlı 700 sayfayı bulan çalışma (AKEV Yayınları, İstanbul 2004), bu alanda yayınlanmış en kapsamlı araştırma olup, yazımız, çalışmamız temel alınarak hazırlanmıştır.

Halk müziğimizin en önemli özelliklerinden biri yaşadığımız toplumun geçmişi, geçmişteki yaşantısı, zevki, eğlencesi, geleneği, göreneği ve başından geçen olayları belirtmesidir. Bu açıdan türküler, toplumsal ve tarihsel önem de taşımaktadır. Yaşantılar sonucu yakılan bir türkü dilden dile, telden tele, ustadan çırağa, babadan oğla aktarılarak; toplumun zevk, düşünce, anlayış, algılayış ve duygu süzgecinden geçmiş ve geçmişin kültürünü geleceğe aktarmada önemli bir araç olmuştur. Bu bağlamda Arguvan havalarını kısaca değerlendirmek gerekirse; halk müziğimiz içersinde “Arguvan Havası”, “Arguvan Makamı”, ”Arguvan Ağzı” adlarıyla bilinen, tanınan ve önce Arguvan yöresinden hareketle, çevre-bölgede; okuma-aktarma yoluyla da ülke genelinde yaygınlık kazanmış olması Arguvan ezgilerinin toplumsal ve kültürel görünümünü ortaya koymaktadır.
Bir kaynakta; “Malatya iline bağlı Arguvan ilçesi ve bu ilçeye bağlı bazı köylerde icra edilen yöresel bir ağızdır” belirtmesiyle, Arguvan havalarının icra edildiği yöre tanımlanmıştır. Ancak, bu tanımlama çıkış yeri-çevresini anlatır. Şöyle ki; Arguvan-Hekimhan ve Divriği’yi içine alan alanda daha belirgin olmak üzere, Malatya’nın Yazıhan, Akçadağ ve Doğanşehir ilçesi ve bazı köyleriyle, Malatya merkezde ve Sivas, Kahramanmaraş, Adıyaman, Gaziantep, Şanlıurfa gibi illerde de beğeni ile icra edilen-dinlenen yöresel bir ağız olarak Arguvan havalarını tanımlamanın daha doğru olacağı kanısındayız.
Hem yörede doğup-büyümüş olması hem de halk müziği alanında uzman olması bakımından Öğretim Görevlisi Gani Pekşen’in Arguvan ezgilerini daha yakından tanıyan, bilen ve icra eden birisi olarak yaptığı değerlendirmeyi de aktarmak istiyoruz:
“Resitatif şekilde (konuşurcasına) icra edilir. Bir insanın rahatlıkla söyleyebileceği ses sahasına sahiptir (Genellikle bir oktav ses sahası içinde). Yöresel sanatçılar uzun havayı seslendirirken; ezginin karar sesini, hem hafızaya yerleştirmek, hem ezgiyi insanlara duyurma amacıyla genizden n-ah ünlemiyle seslendirirler. Ezginin güçlü sesi 3,4. ve 5. derecelerdir. Karar sesine gelindiğinde ise gırtlakta çarpma şeklinde glisan da yaparak yeden sesini çarpma olarak belirtir ve karar sesine gelir (Aynı durum güçlü sesinde de görülür). Ezgiye 3.4.5. sesle başlayıp 6. sesi kuvvetli kullanarak ve bu sesin yarım ses daha tizini vibrato yaptırarak beşlisini belirtir. Söylenilen ezginin yapısına göre de diğer sesleri kullanır... Karar sesine giderken güçlüsünde sesi aynı perdede telleri aşağı yukarı hareket ettirerek sesin dalgalanmasını sağlar. Bu ezgiye ayrı bir tat verir. Çoğunlukla Hüseyni dizisi kullanılır. Ezgi içersinde; of, aman, derdi güzel, gurban olam, kölen olam, suna boylum, ben ölürüm, dağlar duman gibi katma sözcükler kullanılır. Yörede en yaygın olan bağlama sazı kullanılır ve bağlama düzeninde tezenesiz çalım şekli olan pençe ya da şelpe adı verilen teknikle icra edilir. Konular çoğunlukla; sevda, gurbet, ölüm, ayrılık, hasret, yoksulluktur.”
Arguvan ağzı uzun havalar; Çamşıhı ağzı ile çok yakın bir benzeşim gösterir. Yine Barak ağzı ile de benzeşim ve etkileşim görülür. Bu etkileşimlere ilgili bölümlerde değinilmiştir. Ancak, Arguvan yöresi ezgilerini sadece uzun hava olarak algılamak eksik bir açıklamadır. Çünkü Arguvan ezgileri hem uzun hava hem de kırık hava olarak karşımıza çıkar. Deyişler, semahlar, duvazimamlar; deme-çevirme türküler de Arguvan ezgileri içerisinde önemli bir yer tutmaktadır.
2002 yılı itibariyle, Arguvan yöresine ait 91 türkü TRT Repertuarında yer almıştır. Aynı zamanda birçok türkü de başka yöreler adına kayda geçirilmiştir. Dr. H. Basri Kılıç’ın belirttiği gibi, tespit edilenler Arguvan türkülerinin daha yüzde biri bile değildir. Yine de azımsanmayacak bir rakamdır.
Özetle, Anadolu halk türküleri içerisinde, Arguvan ezgilerinin önemli bir yeri ve katkısı vardır. Bu da hayatın bir parçası olarak türküleri yaşayan ve algılayan Arguvanlı için doğaldır. Arguvan ezgileri büyük ozanlardan da beslenmiştir. Pir Sultan Abdal, Karacoğlan, Dadaloğlu, Kul Himmet, Emrah, Hatayi, Âşık Veli, Aşıki, Esiri, Derviş Muhammet, Âşık Hasan Hüseyin Orhan, Âşık Seyit Meftuni, Âşık Bektaş Kaymaz, Âşık Yoksuli ve daha birçok ozan Arguvan’da deyişleriyle, türküleriyle özümsenmiş, onların şiirlerinin dizelerinden etkileşimler doğmuş, bu da türkülerin gelenekselliği içerisinde zenginleşerek kuşaklara aktarılmıştır. Diğer yandan Kuyudere (Minayik), Ermişli (Germişi) köyleri bu konudaki geleneği yaşatmada önemli olmuştur.
Türkülerini yaşamının içersinden çıkarmış olan Arguvan ağzı türküler birçok motifle bezenmiştir. Bu ezgilerde herkes kendinden mutlaka bir şeyler bulur. Arguvan türküleri bazen sevda, hasret, ayrılık yüklüdür. Bazen de acıların dertlerin dile getirildiği motiflerle haykırır bizlere... Bir bakarsınız tarlada ekin biçerken “Hon türküsü” olmuş, bir bakarsınız ot biçmede, harmanda, el taşında bulgur çekerken ezgiler akıvermiş Arguvan insanının gönlünden... Yaylaya doğru yollandığınızda sürüsünü otlatan çobanla karşılaşırsınız. O zaman da çobanın kavalından süzülen dertli, içli mi içli bir ezgi olmuştur... Delikanlıları askere uğurlama törenlerinde bağlamanın telinde, “Otuz üç gün oldu asker olalı/Ana ben ölürüm sen geleneçe” diye dile gelmiş; sevip de kavuşamayan delikanlının gönlünde; “Yârin mendilinin ucunu yaktım/Tükettim ömrümü yoluna baktım” diye kara sevda olmuş çağıldıyor; gurbete çalışmaya giden Arguvanlının geride kalanlara yaktığı bir gurbet türküsü olmuş; “Köyüm sana gurbet bana/Ara ki bulasın beni/Ben ağlarım yana yana/Ara ki bulasın beni” diyerek...
Arguvan ezgileri form olarak ağıt şeklinde de ortaya çıkar ve der ki; “Sen de dut ki salacamın ucundan/Düğün bayram gibi savalar beni...”
Arguvan ağzı ezgiler, bir bakıma yaşamın kendisidir aslında... *





* Evrensel Kent (Evrensel Gazetesinin Malatya Kent Eki), Malatya, 2 Haziran 2007 

28 Ekim 2018 Pazar

Atatürk Devrimi ve Çağdaş Demokrasi









ATATÜRK DEVRİMİ VE ÇAĞDAŞ DEMOKRASİ

atatürk resmi ile ilgili görsel sonucuÇağdaş demokrasi deyince aklımıza, halk iradesinin egemen olduğu, insan haklarına, toplum hukukuna uygun, çağdaş ilerlemeden yana bir yönetim akla gelmeli. Atatürk ilke ve devrimlerini incelediğimizde Türk Ulusunu Orta Çağ karanlığından, tembellikten, ezilmişlikten, yoksulluktan kurtarmak ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak amaçlarını görebiliriz. Daha önce de değinildiği gibi halkın irade ve etkinliğine dayalı, fikir ve düşünce hürriyeti, çağdaş uygarlık, uluslar arası barış ve iyi ilişkiler, başka ülkelerin içişlerine karışmamak, yasalar karşısında dil, dini, ırk, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin eşitlik, düşünceye saygı esasları çağdaş demokrasinin gerekleridir.
Atatürk devrimlerini ayrı ayrı ele alırsak;
1. Çağımıza en uygun idare şekli Cumhuriyet’tir. Cumhuriyet, demokrasiden ayrı düşünülemez.
2. Demokrasiyi gerçekleştirmek ve kökleştirmek için köklü, çağın gereklerine uygun değişiklikler yapmak gerekir (Devrimcilik).
3. Halk çoğunluğunun yararına, halkın da katılmasıyla devlet eliyle çalışmalar yapılmasıdır (Devletçilik).
4. Her şey halka rağmen, halk için yapılmalıdır (Halkçılık).
5. Ulus; kendi benliğini tanıyan, diğer uluslar içinde yer almak ve kendi benliğini korumak için ulusal bilince sahip bir düzeye gelmelidir (Ulusalcılık).
6. Demokrasi, fikir ve vicdan hürriyetine dayanır. En büyük özelliği de budur. Kul ile tanrı arasına kimse girmemelidir. Kişi kendi vicdanına göre hareket etmeli, din ile devlet işleri birbirine karıştırılmamalıdır (Laiklik).
Görüyoruz ki Atatürk ilkeleri çağdaş demokrasiyi gerçekleştirmek için halka inanan, halka dayanan, çağın gereklerini hedef alan düşüncelerden oluşmaktadır. Zaten Atatürk, başından beri Kurtuluş savaşında ve daha sonra halka danışarak, inanarak, güvenerek ve dayanarak hareket etmiştir. Halkın değerlerine, istemlerine cevap verecek çalışmalar yapmış, düşüncelerini halka mal etmiştir.
“Egemenlik milletindir.”
“Ben halka giderim.”
“Her şey halka rağmen halk içindir.”
“Türk ulusu en iyi şekilde yaşamaya layıktır.”
“Hedefimi çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmaktır.”
Sözleriyle çağdaş uygarlık düzeyini hedef almış, halk iradesi ile hareket ederek bilimi yol gösterici kabul etmiştir.
Atatürk tüm düşüncelerini gerçekleştirmiş midir?
Elbette ki hayır... Çünkü içte ve dışta çeşitli engeller çıkmıştır. Ancak yine de yaşamı süresince birçok hedeflere ulaşılmıştır. Yapamadıklarını ve tamamlanmasını istediklerini de gelecek kuşaklara bırakmıştır.
“Gelecek kuşak, cumhuriyeti biz kurduk, onu koruyacak ve yaşatacak olan sizlersiniz” diyerek cumhuriyet ve devrimleri genç kuşaklara emanet etmiştir.
Onun en yakın arkadaşı olan İsmet İnönü şöyle diyor;
“Atatürk ömrünün sonuna kadar demokratik rejimi kurmak için uğraşmış ve birçok güçlükleri yenmiş, tamamlanması gerekenleri ve diğer bazı ihtiyaçların giderilmesi çalışmalarını yeni kuşaklara bırakmıştır.”
Atatürk, ulusu için yaşamıştır. Ondan sonra gelecek kuşaklar da onun emanetlerini korurlarsa çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak anlam kazanacaktır. 

Süleyman ÖZEROL, Malatya Söz Gazetesi, 17 Temmuz 2018 

17 Ekim 2018 Çarşamba

“BALLIKAYA (Mezirme)” ya da “Yenilenen Köy BALLIKAYA”

“BALLIKAYA (Mezirme)” ya da 
“Yenilenen Köy BALLIKAYA”
Ballıkaya ile ilgili çalışmam otuz beş yıldır sürüyor. Bazı eksikleri olmakla birlikte yakın zamanda Ankara’ya dönüşte kitap olarak bastırmak istiyorum. Diğer yandan “Babamın Yazdıkları” ve Levent Çoban ile birlikte hazırladığımız "Hekimhan Müzik Kültürü" de basıma hazır. Ayrıca 2018 yılbaşından beri sahibi ve yazı işleri müdürü olarak üç ayda bir yayınladığım ve her sayısı bir kitap kapasitesinde olan HEKİMHAN dergisinin hazırlık ve tasarımı ile de uğraşıyorum. Güz 2018 (4.) sayımızı da matbaaya gönderdim.
Köyümüzde ve yakın çevremizde var olan yöresel ağırlıklı konuları, kültür sanat ve edebiyat konularını Malatya Söz gazetesinde yayınlıyorum. Tez, ödev, araştırma yapan öğrencilere ve diğer kişilere yardımcı olmaya çalışıyorum. Yirmi beşe yakın blog sitenin yazı ve takip işleri ile ilgileniyorum. Bütün bunların yanında günlük yaşamım da var elbette. Daha çok sayacağım ama yeterli görüyorum.

Facebook’ta, “Yenilenen Köy BALLIKAYA” adıyla bir köy grubu kurdum. Bazı köylülerimiz birkaç grup yerine bir grup olmasını istediklerini belirttiklerinde bu grubu arşivledim. Var olan grupta bazı gönderilerimin bir hafta sonra görülmesi üzerine yeniden açtım ve yakın zamanda adını BALLIKAYA (Mezirme) olarak değiştirdim. Ballıkaya, köyümüzün resmi adı, Mezirme ise eski adıydı. Var olan MEZİRME/Ballıkaya grubunun da üyesiyim.
Bu andan itibaren BALLIKAYA (Mezirme) grubunun üyelerini üyelikten çıkardım ve dolayısıyla grubu Facebook’tan sildim. Bundan sonra MEZİRME/Ballıkaya grubuna üye olanlar zaten devam edecekler, üye olmayanlar bu gruba üye olacaklar. Ben de artık var olan sayfa ve gruplarım ve sitelerim ile ilgileneceğim. Ballıkaya köyü ile ilgili olarak var olan grubu izleyeceğim. Bu grupta kişi fotoğraflarından çok köyü tanıtan yayınları yayınlamaya çaba göstereceğim.
Tüm köylülerime ve arkadaşlarıma, beni takip edenlere, okurlarıma duyurur saygı ve sevgilerimi sunarım.

17 Ekim 2018

SİTELERİM: https://adimsoz.blogspot.com/p/blogspot.html

8 Eylül 2018 Cumartesi

Dünya Bizi Kıskanıyor?

Dünya Bizi Kıskanıyor?
    
Süleyman Özerol

Okulların açılma zamanı yaklaştı, biraz da eğitimden söz edeyim dedim.
Bir zamanlar birileri hep “12 Eylül öncesi” der dururdu. Nedense o dönemde eğitim düzeyimizin oldukça ileri düzeyde olduğundan, toplumsal çözülme ve konuşmanın olmadığından söz etmezler. Daha sonra gelen iktidarların Milli Eğitim Bakanlarının 12 Eylül paşası bakanın gerisinde kaldığını da… 12 Eylül sıcağında bile yaşamadığımız antidemokratik uygulamaları da yaşamadık mı?
Bu süreçte pek çok bilim adamı, gazeteci, aydın din adamı, eğitimci katledilmedi mi? İktidarlar değişse de hedef bunlardı. Başta eğitim kurumları olmak üzere; sağlık, emniyet, askeri kurumlar sanki kabul değiştirdi. Barış ve diyalog göstermelikleri sanki tüm siyasi partileri büyülemişti. Kitlesel cahilleştirme sürüyor…
Tüm okulları imam hatip adı vermeyi eğitime çözüm sanan düşünce, eğitimi yazboz tahtası durumuna getirdi. Bunlar yapılırken halkın dinsel duygularını okşamak ve sömürmenin ötesine ne kadar geçildiği incelenebilir. Bunun ötesinde Batının bizi “kıskandığı” öne sürülür. Batının bizi neden kıskandığı da doğru dürüst kimse anlatamadı.
Aslında yalnızca Batı değil tüm dünya bizi kıskanıyor…
Neden mi kıskanıyor? Birkaç neden sıralayalım…
- Üç kıtanın ortasında merkezi bir konumdayız, bir köprüyüz…
- Dört mevsimi aynı anda yaşayabilen bir ülkeyiz…
- Bitki örtüsü bakımından Avrupa’nın kat be kat üstündeyiz…
- Yeraltı kaynaklarımız oldukça zengin…
- Her türlü sebze ve meyve yetişiyor…
Daha da sıralayacağımız nedenler var…
İki ay kadar önce Avrupa’ya gittiğimde gözlemlerimi yazmıştım. Avrupa’nın yurttaşlarına tanıdığı toplumsal hak ve özgürlüklerini bile dincilik ve ırkçılık temelinde eleştirmemiz bile hala feodal yapının etkisi olarak sırıtıyor. O da yetmiyor, dinin siyasete ve ticarete alet edilmesi sürdürülüyor…
Var olan zenginliklerinin baltalanması, kişi hak ve özgürlüklerinin, kültür ve sanatın yok sayıldığı, turizmin dibe vurduğu bir zamanda batı bizi neden kıskansın ki?
Yeni Milli Eğitim Bakanının “olumlu” adımlar atacağından söz ediliyor.
İlgili kaynaklarda eğitimin ne olduğu, “Belli bir bilim dalında, belli bir konuda bilgi ve beceri kazandırma, yetiştirme ve geliştirme işi”, “Yeni kuşakların toplum yaşamında yerlerini almaları için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları edinmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine yardım etme” gibi tanımlamalarla açıklanır.
Daha açık bir biçimde açıklamak gerekirse; “Eğitim, bireyin davranışlarında kendi yaşantıları yoluyla, kasıtlı olarak istendik yönde davranış değişikliği meydana getirme sürecidir. Yani eğitim kısaca bireyi kültürleme sürecidir. Eğitim birey doğduğu andan itibaren başlar, aile, okul ve çevre etkileşimiyle yaşam boyu devam eder. Eğitim bir yandan bireyi yaşama hazırlarken bir yandan da bireyin gelişmesini sağlar. Bu gelişim içsel ya da dışsal yaşantılar sonucu oluşur. Eğitim sonucunda belli bir davranış değişikliği olmalıdır. Davranış değişikliği istendik yönde amaca uygun olmalıdır.
Eğitim ile öğretim bazen birbirine karıştırılmaktadır. Öğretim, “Eğitimin okullarda planlı programlı yapılan kısmıdır. Öğretim, belirlenmiş olan müfredatı öğrenmek ve bu aşamadan sonra da uzmanlık kazanmak anlamında kullanılır. Anaokulu ya da ilkokuldan başlayan öğretim süresi üniversiteye kadar devam eder ve bu aşamadan sonra da kişiler istedikleri öğretimi alarak hayata atılıp öğrendikleri bu öğretimleri işlerinde kullanırlar.”
Eğer gerçekten amaca uygun; çağdaş, laik, bilimsel, demokratik, özgürlükçü, akılcı ve bilimsel eğitimi kabul ediyorlarsa bunu gerçekleştirebilirler. Yoksa okulların adını imam hatip yapmakla, eğitimi dinsel bilgi ve giysi sanmakla çözüm olamaz.
İki arada bir derede kalmak yerine her kesime hitap etmek, ışık olmak, eğitimi evrensel değerler ile donatmak ve değerlendirmek gerekir.

Malatya SÖZ, 6 Eylül 2018

30 Ağustos 2018 Perşembe

10 Ağustos 2018 Cuma

Aksaraylı Mahmut Makal’ı Tanımıyor

Aksaraylı Mahmut Makal’ı Tanımıyor

Mahmut Makal İle Eğitimciler Evinde
(Ankara, 18.04.2013)
Süleyman ÖZEROL
Mahmut Makal'ın anısına... 
(10 Ağustos 2018)

Saat 14’e yakın Bankalar caddesinde ilerlerken bir levha dikkatimi çekti: Demlik Cafe-Kültür Evi. İkinci kata çıktım, Malatya’dan geldiğimi, kahvenin her yerde bulunduğunu, levhadaki “kültür evi“ söylemi üzerine çıktığımı söyledim, işletmeci ile merhabalaştım. Çay isteyip kitaplara göz attım, daha çok klasik yapıtlar vardı. Çay geldi, bir yandan içerken bir yandan da metin Özer’i arayıp konuştum. Yemek yiyormuş, sonra Bahri Çavuşoğlu ile Güzelyurtlular derneğine gidecekmiş.
“Merhaba Gülü” yazımı okuyup okuyamadığını sorduğumda, okuyamadığını söyledi. “İnternete giremiyorum, ancak sen gelesin ki” dedi. Alışması gerektiğini söyledim. “Pazartesi kurs yerinde girerim” dedi. Bilgisayar alma konusunu gündeme getirdi yeniden. Alacak gibi…
Daha önce Hamdi ile görüştüğünü söylemişti, onun mail adresi varsa göndermesini, Suriye’den bir talibin istediğini söyledim. “Malatya’ya ne zaman geleceksin?” dedi. Bülent Yalvaç’ın programı için gelebileceğimi söyledim.
İkinci çayı küçük bardak olarak söyleyip, kitaplığa yeniden göz atarken, “Aksaraylı yazarların kitapları da var mı?” dedim. Esmer işletmeci, ”Sanmıyorum, Aksaray’da yazar var mı ki?” dedi. Neden olmasın? Mahmut Makal’ı tanımıyor musunuz?” deyince, “O da kim?” dedi. Tanınmış bir yazar olduğunu söyledim. Çayı içerken geldi karşıma, “Oturabilir miyim?” dedi, konuşmaya başladık. Buralıymış, ama Antalya’daymış, eşi Türkçe öğretmeniymiş. Gençlerin yozlaşması konusunu gündeme getirdi, derken konular birbirini kovaladı, oldukça sohbet ettik.
Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Mahmut Makal ve yapıtını temel alarak yazdığı “Sakal Makal Yahut Aferin Oğlum Ahmet Bu Yolda Devam Et” şiirinden ilk bölümü okudum.

“Herifçioğlu Sen Mişel’de koyuvermiş sakalı
Neylesin bizim köyü, nitsin Mahmut Makal’ı”

Esmeri, sarışını, kumralı, kuzguni karası
Cebinde dört dilberin telefon numarası
Bir elinde telefon, bir elinde kesesi
Uyyy!.. yesun oni nenesi
Yesun oni nenesi


“Deneme mi yazıyor?” dedi. Deneme, anı, öykü türlerinde yazdığını, çok sayıda yapıtı bulunduğunu söyledim. Çeşitli konulara girdik, konuştukça konuştuk. Bir genç daha geldi, o da katıldı konuşmamıza. Yahudi, Kürt, Ermeni ulusları ile ilgili iyimser düşünmedikleri görülüyordu. Bir grup kız öğrenci geldi oturdu, bir süre sonra üst bölüme çıktılar, sonradan gelen de çıktı. Biraz daha konuştuk, telefon geldi ve işletmeci çıktı. Ben de kalkıp hesabı vermek istedim, almamasını söylemiş… Teşekkür edip çıktım…
“Aksaraylı Mahmut Makal’ı niçin tanımıyor?”
Bu sorunun yanıtı aslında içinde…


18 Ekim 2008-Aksaray

31 Temmuz 2018 Salı

Tanrının Evini Yıkmak

Tanrının Evini Yıkmak

Şair Hasan Hüseyin Korkmazgil’in “Acıyı Bal Eyledik” şiiri başta olmak üzere bazı şiirleri bazı sanatçılarca seslendirilmiştir. 1927'de Sivas'ın Gürün ilçesinde doğan Korkmazgil’in şiirdeki şu dizeleri unutamam;

Hor baktık mı karıncaya
Kırdık mı kanadını serçenin
Vurduk mu karacanın yavrulusunu
Ya nasıl kıyarız insana


Anadolu insanı, insanı en değerli yaratık (Eşrefi Mahlûkat) olarak kabul eder ve başköşeye oturtur. İnsanı, “Ben size şah damarınızdan daha yakınım” diyen tanrının insanı kendi nurundan ve kendi suretinde yarattığına inanır. İnsanı “tanrının evi” olarak da kabul eder. İnsanı katletmeyi, yok etmeyi, “Tanrının evini yıkmak” olarak değerlendirir.
İnsanı bu denli yücelten, ululaştıran birilerinin katletmek, yok etmek, yakmak, zarar vermek gibi eylemlerde bulunmasını düşünebilir misiniz?
Ancak bu eylemleri din adına yaptıklarını söyleyerek insanlık suçu işleyenleri gördüğümüzde insanlığımızdan utanırız.

Gelin dinin ne olduğuna bakalım…
Din, insanları Tanrıya bağlayan kutsal bir bağdır. Akıl sahibi olan insanları kendi seçimleri ile bizzat hayırlı olan şeylere götüren kutsal bir yoldur. Bütün dinlerde var olan ortak olgu, insanı doğru yola ulaştırmaktır. Ortak olan kavramlar da yol, inanç, töre ve kulluktur. Ancak kulluk; körü körüne boyun eğme değil, kul hakkına saygı duyma temelinde olmalıdır. Kul dediğin insanı Kâbe bilmeli, her şeyden üstün tutmalıdır.
Durum böyle olmasına karşın pek çok söylem ve eylemi din adına gerçekleştirdiklerini dile getirenlerin hiç de din ile ilgileri olmadığını görürüz. Dini kendi çıkarlarına göre kullanma, alet etmeden başka bir şey değildir yaptıkları…

Hasan Hüseyin’e verelim yine sözü:

Gün gün ile barışmalı
Kardeş kardeş duruşmalı
Koklaşmalı söyleşmeli

Ve daha sonra şöyle der;

Kör olasın demiyorum
Kör olma da
Gör beni


2 Temmuz 1993 günü Sivas’ta 37 insanı yakan, yakmayı seyreden, alkış tutan, sevinenler bugün de Yunanistan’daki yangında olanlara aynı davranışları göstermekle insanlık dışı yaratıklar olduklarını bir kez daha kanıtladılar. İnsanlık değerlerini hiçe saydıkları, kör oldukları bir kez daha ortaya çıktı. Doğal yapının ağaç, hayvan ve insanlar ile birlikte yanıp yok olmasını dileyenlerin her yeri beton yapanlarla aynı düşüncede oldukları da başka bir gerçek…
Gericiler, yobazlar, cahiller din ve Tanrının ardına sığınarak Tanrının evini yıkmayı seviyorlar. Çok yazık, çok yazık…

(Malatya Söz, 28 Temmuz 2018)

16 Haziran 2018 Cumartesi

Babamın Şiirleri ve İki Baba Şiiri

BABAMIN ŞİİRLERİ VE BİR BABA ŞİİRİ













Babalar Günü deyince hep aklıma babam, "Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi', babamın şiirlerini topladığım ve 2009 yılında Hollanda Twente Üniversitesi Araştırma Görevlisi kızım Gül Özerol'un katkılarıyla basılan 'Babamın Şiirleri' kitabım aklıma gelir.
Can Yücel babasına yazdığı şiirde, "Hayatta ben en çok babamı sevdim" der. Zaten şiirinin adı da böyledir. Babası Hasan Ali Yücel, 'Çağın en güzel gözlü maarif müfettişidir."Kitabımın giriş yazısından bölümleri sizinle paylaşmak istiyorum.

BABAMIN ŞİİRLERİ

Can Yücel, babası Hasan Ali Yücel için yazdığı şiirinde böyle der. Bu dize aynı zamanda şiirin de adıdır. Ben de Can Yücel’e katıldığım gibi, buna babamdan oldukça etkilendiğimi eklemeliyim. Resim yapmak, şiir yazmak, not tutmak, çeşitli el becerileri; kalıtsal özellikler hep yansımış!Çiftçiliğin yanında duvar ustalığı, marangozluk, soba boru yapımı-onarımı, kap kacak onarımı ve daha birçok alanda becerisi olan babamın bir defteri vardı. Bu defterde neler yoktu ki? Askerlik dersleri, resimler, anılar şiirler... İlkokulda var olan resim yapma ve şiir yazma hevesimi, Akçadağ İlköğretmen Okulunda okurken babama özenerek sürdürdüm. Hatta bir defter (Hayır, iki defter) de ben düzenledim. Babamın eski defterindeki birkaç şiiri kendi defterime de yazmıştım. Bugünkü yazdıklarımın temelini oluşturan yazılar o defterlerle başlamıştı.II. Dünya Savaşının ülkemizi dolaylı da olsa etkilediği yıllarda yedi-sekiz yaşlarında babasız kalıp, zor yaşam koşullarında beş nüfusun geçimini annesiyle birlikte sağlamaya çalışmış, oldukça zeki olmasına karşın kimsesizliği nedeniyle ilkokuldan sonra okula gidemediğinden bizzat yaşama atılması deneyimlerinin gelişmesinde büyük etken olmuş, zamanla duygu ve düşüncelerini yazarak dile getirmiş.1954–2002 yılları arasında yazmış olduğu şiirleri birçok kez gözden geçirerek bir defterde toplayınca 70–80 sayfayı bulan bir şiir dosyası oluştu. Kendi kaleminden yaşam öyküsünü ve şiirle ilgisini anlatan bir yazı yazmasını istedim. Yazdığı yazıyı da önsöz niyetine düzenledim (2002). Daha sonra bazı şiirlerini de ekledim. Böylelikle, şiirleriyle birleştirerek yarım yüzyıllık şiir serüveninde yazmış olduklarını bir arada sunmuş oluyor ve kendisine armağan ediyorum.Babamın şairlik savı olmamasına karşın süreçte gelişen şiirlerini halk şiiri ile ilgilenenlerin değerlendirmeleri elbette ki her zaman bizim için birer ışık olacaktır.Saygılarımla... (Malatya, Ağustos 2009)

* * *
'Babamın Şiirleri' kitabımdan söz ettim, şimdi de baba ile ilgili şiir yazan Sayın Rıza Turhan'ın şiirini paylaşmak istiyorum. 
Kalemine sağlık.
Analardır adam eder adamı ama ata hakkını da unutmamak gerek.
Tüm babalara saygıyla...

O BENİM BABAMDI

O benim babamdı
Şafakla uyandırdı
Amele elleriyle
Avuç avuç su çarpar yüzüne
Ağzına bir iki lokma ekmek neyim atıp
Tozlu şapkasını vurup vurup dizine
Orağı elliği belinde
Giderdi gör kimin isine
Gög gözlerinde
Her zaman hüzün sarılığı vardı
Sesi güzeldi ama
Nedense türkülerini
Çoğunlukla ıslıkla çalardı
Hatır gönül kırmaz
Öfkesini içinde parçalardı

O benim babamdı
Amele ırgat çoban
Başkaları takvim dallarına tütün sarardı
O okur
Şapkasının zulasında saklardı
Çocukları için düşerdi yollara
Adana elleri yağmur sel
Kan sıcak
Bayır toz diken
Yorgun argın
Ağrı sızı
Okuttu bizleri teriyle
Işığı hep severdi

Rıza TURHAN

28 Mayıs 2018 Pazartesi

‘En Üst Kimlik Malatya’

‘En Üst Kimlik Malatya’ 
Ankara Malatyalılar Derneği Başkanı Battal Yıldız'ın Ankara milletvekili adayı olmak üzere istifası sonucunda yönetim kurulu başkanlığa seçilen Süleyman Bilgili birlik beraberlik çağrısı yaptı. ‘En Üst Kimlik Malatya’ diyen Bilgili, Malatyalıların Ankara’da sesi soluğu olan Ankara Malatyalılar Derneği Ankara’da bulunan bütün derneklere birlik beraberlik içinde olacaklarını ve Malatya üst kimliğini en üst seviyeye çıkarmak için çalışacaklarını belirtti. Ankara Malatyalılar Derneği Başkanı Süleyman Bilgili, dernek müdürü Yusuf Gül ve yönetim kurulu birlik beraberliğin önemine vurgu yaparak ‘Malatya ortak sevdamız’ diyorlar. 

İşte dernek başkanı Süleyman Bilgili'nin yapmış olduğu yazılı basın açıklaması… 

Değerli Hemşerilerim, 
Ankara Malatyalılar Derneği Başkanımız Sayın Battal Yıldız beyin Ankara milletvekili adayı olmak üzere istifası sonucunda yönetim kurulu başkanlığa seçilmiş bulunmaktayım.
Ankara Malatyalılar Derneği bir üst çatı derneği olup, Ankara’da yaşayan Malatyalı hemşerilerimizin kurmuş olduğu 20’nin üzerindeki köy ve ilçe derneklerinin bir araya gelip oluşturduğu bir dernek olup, “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz” düşüncesi ile hareket etmektedir.
Ankara’da bulunan yaklaşık 80.000 malatyalı hemşerilerimize ulaşmaya çalışarak aralarında köprü olmaya, iyi günde kötü günde birlikte olup Malatya Kültürünü Ankara’da yaşatmaya çalışıyoruz.
Malatya’nın sesi olup yola çıkan tüm yönetim kurulu üyelerimizle dernek başkanlarımızla, gençlik temsilcilerimizle, kadın kollarımızla aynı anlayışta yolumuza devam edeceğiz.
Ankara’da olan tüm kurumlarla hemşeri dernekleri ile diğer derneklerle iyi ilişkiler kuracağız.
Her alanda güçlü olacağız.
Bürokraside, ticarette, eğitimde, sağlıkta, sporda…
Kısaca her alanda sizlere layık olmaya çalışacağız.
Malatya'mızın bir arada yaşama kültürünün yüzü olup hoşgörü ve kardeşlik duygularımızı yaşatmaya devam edeceğiz.
Ankara Malatyalılar Derneği, ilke olarak şimdiye kadar bir birliktelik sağlamış ‘En Üst Kimlik Malatya’ sloganıyla hareket ederek bundan sonra da yeni bir rehber aramayarak siyasi ve şahsi çıkarların dışında kalmak üzere siz hemşerilerimizle beraber olmak istiyoruz.
Bir önceki dönemlerde görev yapan Sayın Yakup Demir ve ekibine, görevi teslim aldığım Sayın Battal Yıldız başkanımıza, dernek başkanlarımıza, kadın kollarına, gençlik kollarına ve dernek müdürümüze, siz değerli hemşerilerime teşekkür ederek, sizlerle yola devam etmekten onur duyacağımı bildiririm.
Başarının doyumu yoktur, başarısızlığın bahanesi olamaz…

Süleyman BİLGİLİ
Ankara Malatyalılar Derneği Yönetim Kurulu Başkanı

17 Mayıs 2018 Perşembe

Malatya ve Malatyalılık

Malatya ve Malatyalılık











1999 yılında Kızım Gül Endüstri Mühendisliğini, 2000 yılında büyük oğlum Ozan Makine Mühendisliğini bitirdiğinde ODTÜ'de iki bitirme törenine katılmıştım. Uzun zamandır da gitmemiştim. 9 Mayıs 2018 günü ODÜ öğretim üyelerinden Prof. Dr. Aysıt Tansel Av. Ömer Erdoğan ile beni öğle yemeğine davet etmişti. Kızılay’da Güven Park’ta buluştuk ve minibüs ile yola koyulduk. Konu Malatya’dan açılınca Ömer Erdoğan, Malatyalının her devirde güçlüden yana olduğunu, bilim, eğitim, liyakat gibi değerlerin göz ardı edildiğini söyledi.
Belki bu değerlendirme çok basit gibi görülebilir. Ancak gerçeklik payını çok yüksek oluşunu unutmamak gerek…
Malatya bir zamanlar ülkemizde pek çok konuda önde gelen bir il idi. bugün bunu göremiyoruz…
2017 yılına ait bazı verilere göz attığımızda şunlar çıkıyor karşımıza.
Gelişmişlik yönünde 81 il içinde 53. sırada…
Eğitimde 34. sırada…
Yaşanabilir kentler sıralamasında ön sıralarda yok…
Ekonomide sıralamasında ön sıralarda yok…
Kültür sanat alanında sıralamasında ön sıralarda yok…
Sağlık ağırlığında sıralamasında (TÖTM’ne karşın) ön sıralarda yok…
Ve daha başka birçok toplumsal konuda ön sıralarda yok…
Bir şey var; kayısı üretiminde ilk sırada…
Ülke pazarında 20-60 TL arasında fiyat bulan kayısı üreticiden beş on liraya alınırken de ilk sırada…
Malatya’da Malatyalılar Derneği neden kurulmuştu? Raşit Kısacık ve Erdal Karabağ başta olmak üzere diğer arkadaşlara da sormak gerek…
Yetmişlerin ikinci yarısında, 12 Eylül döneminde ve sonrasında ülkede yaşanan olaylar Malatya’da da yaşandı. Özellikle devlet destekli bazı siyasi grupların baskıları sonucu Malatya, Malatya olmaktan çıktı. Binlerce yıldır Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’yu Orta ve kuzey Anadolu’ya bağlayan geçit noktasında bulunan Malatya hem olaylardan hem de göçlerden nasibini aldı. Özellikle kent merkezi göçlerle gerici, tutucu bir yapı kazandı.
Turgut Özal’ın zamanında T.Ceza Yasasının 141-142 ve 163. maddeleri kaldırıldığında var olan gerici yapılanma palazlanırken 141 ve 142. Maddeler başka maddeler ya da yasalarla etkisini sürdürdü. Yetmedi OHAL ya da başka yollar denendi.
Abdi İpekçi ve Ümit Kaftancığoğlu’ndan Necip Hablemitoğlu’na, Eşref Bitlis ve Uğur Mumcu’dan Ali Gaffar Okkan ve Behçet Oktay’a kadar pek çok beyin takımı katliamlarla yok edildi. Hala failleri bulunamayan katliamların üstü topraklandı. Yetmedi toplu katliamlar gerçekleştirildi. Daha da yetmedi ülkenin Para her şeyden üstün tutularak din siyaset ve ticarete alet edilerek ve siyasi erk kullanılarak kilit noktaları ele geçirildi ve istedikleri oldu. Demokratik uygulamaların, bilim, eğitim, kültür, sanatın yerine dinsel uygulamaların önü açıldı. Bununla birlikte ayrıştırma hızla yayıldı…
Başka siyasi görüşten olanlar zürriyetsiz, cibilliyetsiz, çöplük gibi görülerek; halka çeşitli söylemlerle hakaret edilerek kin, nefret ve ayrıştırma politikaları geliştirildi. Bir zamanlar “Tükürük Edebiyatı” yapılan Malatya da bütün bunlara ayak uydurmakta geç kalmadı. Gerçi Malatya’da Malatyalılık da kalmadı ya…
Demek ki Ömer Erdoğan’ın değerlendirmesindeki gerçekçilik payı oldukça yüksekmiş…
Belki de Malatyalı bu; Evliya Çelebi'nin Malatyalısı...
Ne demişti Evliya Çelebi?
‘Hasudu Malatya…’
Dileriz bunlar yeniden olmaz…


(Malatya Söz Gazetesi, 11 Mayıs 2018)

1 Mayıs 2018 Salı

Bin Dokuz Yüz Yetmiş Yedi/Unutulmaz Yılın Adı

Bin Dokuz Yüz Yetmiş Yedi/Unutulmaz Yılın Adı

1977 yılında yaşamımda önemli dönüm noktalarını oluşturan bazı olayları yaşadım. Ortaokulun ilkokulumuza taşınması, kızım Gül’ün doğumu, 1 Mayıs kutlamaları, 5 Haziran seçimleri, Malatya’da saldırıya uğramam bunlardan bazılarıdır.
1976-1977 öğretim yılının ikinci yarısında ortaokulun öğrenim gördüğü eski ilkokul binasına çürük raporu verilince ortaokul bizim binaya taşındı. Ortaokul öğrencilerinin bizim binada derse başlaması ile ikili öğretime geçtik. Araç gereç odamız ortaokulun müdür odası oldu. Araş gereçler de beslenme odasına taşındı. Kıbrıs Çıkartmasından itibaren süttozu ve diğer yiyecek yardımları kesildiğinden beslenme odası kullanılmıyordu. Öğretmen odamız yoktu. İki müdür odasını da ortaklaşa öğretmen odası olarak kullanıyorduk. Ortaokulda, ilkin fen bilgisi olmak üzere birçok derse ücretli olarak girdim.
Kardeşim Yusuf yanımızda kalıyor, ortaokulda okuyordu. Ahmet Özbay’ın oğlu Özgür, Halil Özbay’ın kızı Dilek ve bizim Ozan bazen bir araya gelip oynuyorlardı. Çoğunlukla Yusuf onlara göz kulak oluyordu. Bahar mevsimiyle birlikte kır gezilerine gitmeye başladık. Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını hazırlıkları da sürüyordu. 22 Nisan 1977 günü bir kızımız dünyaya geldi. Bu zamanlar Urfa’nın gül mevsimi olduğundan adını Gül koyduk.
Âşık Emekçi’nin bir kaseti çıkmıştı. Kasette ‘Ali Haydar’, ‘Maden Ocağı’, ‘Ali Emmi’, ‘On Sekiz Mayısı Unutmam’ gibi türküler vardı. Âşık Emekçi’nin sesi de çok güzeldi. Bu kasetten yirmi yıl sonra yine kaset yaptığında hala da güzel olduğu görülüyordu. Hele de, “Çiçekleri sevdirmezler-Ağla Kızılırmak ağla” türküsündeki cura sesi, içimden çıngıların çıkmasına neden olan bir sestir. Aynı yıllarda Şivan ve Şiyar da Kürtçe kasetler yapmışlar ve bunlar gizli gizli yayılmaktaydı. Kürtçeden hiç anlamama karşın, müzikleri beni çok etkiliyordu. Uzun havalardaki keman ve kaval sesleri daha başka bir etkiliyordu.
Zaman zaman arkadaşlarla bir araya gelip çalıp çağırmalarımız olmuyor değildi. Ancak dinlemek ayrı bir olaydı. Bir yandan Bağdat Radyosunun Türkmence Kısmını dinlerken bir yandan da Malatya’da yayın yapan Şehit Kemal Özalper Endüstri Meslek Lisesi Eğitim Radyosunu dinliyordum. Bu radyolardan bazı türküleri de kasete alıyordum. 1974 ya da 1975 yılında kaydettiğim Kerkük türküleri kaseti var hala…
Derken 1 Mayıs işçilerin, emekçilerin bayramı geldi. İstanbul Taksim Meydanında kırktan fazla insan can verdi, yüzlerce hatta binlerce insan yaralandı. Halen o olayın psikolojik etkisini taşıyanların ifadelerine tanık oluyoruz. Ne olmuştu da işçi bayramı kan gölüne çevrilmişti? Ne olacaktı ki? Birileri ortalığı bulandırıp balık avlamak istiyorlardı! Zaten bu balık avı uzun süreden beri sürüyordu ya…
Ruhi Su, “Sabahın bir sahibi var” adlı kasetinde sözü ve müziği kendisine ait olan “Şişli Meydanında Üç Kız” türküsü ile 1977 yılının 1 Mayısını anlatır.

Şişli Meydanı'nda üç kız
Biri Çiğdem, biri Nergis
Vuruldular güpegündüz
Sorarlar bir gün, sorarlar
Sabahın bir sahibi var
Sorarlar bir gün sorarlar
Biter bu dertler, acılar
Sararlar bir gün, sararlar


Bin dokuz yüz yetmiş yedi
Unutulmaz yılın adı
Bir Mayıs bayramı idi
Sorarlar bir gün, sorarlar 

Bağlantı

Beş yüz bin emekçi vardık
Taksim Meydanı'na girdik
Öyle bir İstanbul gördük
Sorarlar bir gün, sorarlar
Bağlantı 

Al gözlerim seyir eyle
Birin bırak, birin söyle
Bu yeryüzü ilk kez böyle
Bir İstanbul görüyordu
Kucaklayıp sarıyordu
Bağlantı 

Süleyman ÖZEROL:
Anıya Benzer, s.147 (Basılmamış kitaplarımdan)

21 Nisan 2018 Cumartesi

Hekimhan Dergisi Süleyman Özerol’un Başarısı

Hekimhan Dergisi Süleyman Özerol’un Başarısı 














Üç ayda bir yayınlanan; kültür, sanat ve edebiyat ağırlıklı Hekimhan dergisinin ilk sayısı Kış 2018'den sonra, Bahar 2018 sayısı da yayınlandı. 
Araştırmacı yazar Süleyman Özerol zor olan bir işi daha başardı. 
‘Arguvan Türküleri’ kitabından sonra toplumun dikkatine sunulan kültür ve sanat ağırlıklı bu dergi her yönüyle Hekimhan kokuyor.
Ben Hekimhan deyince hekimlerin uğrak yeri ve durağı olarak düşünmeden edemiyorum. Bu durakta yaşayan tarih, kültür ve sanatın işlenişi bu dergide usumuzda yeni ufuklar açarken bir bakıma Hekimhan’dan uzakta yaşayanların sıla hasretine bir nebze olsun derman olmaktadır.
Hekimhan dergisi çok emekle ortaya çıkarılmış bir dergiden ziyade tarihe not düşen bir yapıt olarak yayın hayatındadır. Bunu ileri yıllara taşımak için Süleyman Özerol’un tek başına büyük gayret gösterdiğini biliyorum.
Süleyman Özerol anlatılanları, bildiklerini, öğrendiklerini kaydetmeyi alışkanlık haline getirmiş, hatta daha ileri giderek bunu kendisine bir prensip edinmiştir. Süleyman Özerol’un bu prensibi benim için doğruyu söylemek gerekirse yol gösterici olmuştur.
Sıcakkanlı insanların yurdu olan Hekimhan’ın adını taşıyan bu derginin yaşaması birçok konunun kayıt altına alınması, belgelenmesi, geleceğe taşınması bakımından önem taşımaktadır.
Kısaca söylemek gerekirse Hekimhan dergisinin yaşaması ve ileri yıllara ulaşması için Hekimhanlıların Süleyman Özerol’a destek olmaları, üzerindeki ağır yükü paylaşmaları gerekmektedir. Ben yalnız başına da olsa Süleyman Özerol’un bunu başaracağına yürekten inanıyorum. 
Zülfikar SEZEN
Ankara, 21 Nisan 2018

Zülfukar Sezen ile 2001 yılında Ankara'ya geldikten itibaren basın alanında en çok birlikte hareket ettiğim bir ağabeyim olarak iletişimim halken sürüyor. Hakkında, 2016 yılında 'ZÜLFUKAR SEZEN/Yarım Yüzyılı Aşan Sanatından' adıyla bir de kitap yayınladım.
Sayın Zülfukar Sezen, Arguvan Türküleri kitabımız hakkında olduğu gibi sahibi ve yazı işleri müdürlüğünü yaptığım HEKİMHAN dergisi ile ilgili de bir yazı yazmış. Teşekkür ediyor, saygılar sunuyor ve yazısını sizlerle paylaşıyorum.

Süleyman ÖZEROL
HEKİMHAN Dergisi Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü

16 Nisan 2018 Pazartesi

Okulumuzu Yok Ettiniz, Sevinin!

Okulumuzu Yok Ettiniz, Sevinin!

Malatya’da Atakan Müzik, Yeşim Binbir’in okuduğu “Sor” adlı türkü için gösterim çekimi yaparken bazı fotoğraflar yayınlamıştı. Bunlardan en çok dikkatimi çeken çökmüş tavan görüntüsü olmuştu. Bir gün sonraki fotoğraflarda çekimin altı yıl yatılı okuduğum Akçadağ İlköğretmen Okulunda yapıldığını ve fotoğrafın oradaki binalardan birine ait olduğunu öğrendim.
Yeşim Binbir’in okulumuzun yıkıntıları arasında çekim yapılırken söylediği türkünün sözlerini Âşık Ekberi yazmış, bestesini de Adıgüzel Göksu yapmış. Sözleri okuyalım…

Sana nasıl yandığını
Yüreğimin başından sor
Nasıl derde saldığını
Kirpiğinden kaşından sor

Şu sararan yüzlerimden
Takati yok dizlerimden
İster isen gözlerimden
Damla damla yaşından sor

Sinem üstü geziyorsun
Ezim ezim eziyorsun
Dört mevsime benziyorsun
Baharından kışından sor

Hem aşığın hem hayranın
Sonu ölüm bu yaranın
Ekberi’yi Arguvan’ın
Toprağından taşından sor


Ve 17 Nisan 2001 tarihli TBMM oturumu kayıtlarından Milli Eğitim Bakanı Metin Bostancı’nın açıklamasını okuyalım.
“Şubat 1954 yılında öğretmen okullarına dönüştürülen 21 köy enstitümüzden 18'i, bugün, Anadolu öğretmen lisesi olarak hizmet yapmaktadır. 1999 yılında, Kültür Bakanlığımızca köy enstitüleri binaları koruma altına alınmıştır.”
2012 yılında okulumuzu 40 yıl önce birlikte bitirdiğimiz bir grup arkadaşla ziyaret ettik. Bizden beş yıl önce bitirenler daha kalabalık gelmişlerdi. Yıkıntı haline gelmiş binalarımız arasında kurumuş ağaçları, hoyratlaşmış alanları gördükçe kahrolduk. Duvarın birinde, “Sit alanıdır, girmek tehlikeli ve yasaktır, “Okul Müdürlüğü” yazılı idi. Tam da burada Güneş TV kameramanı mikrofonu bana uzattı. Duvardaki yazıyı göstererek ağlamsı bir biçimde böyle bir korumanın olamayacağını dile getirmiş ve mikrofonu geri vermiştim.
Genç cami imamı bizi çay içmeye davet etti. Ağaçları kurutmamak için bireysel çabalarını anlattı. Yetkililerden daha duyarlı idi…
İnce Düşünceler sitemde, 5 Temmuz 2012 tarihinde, “Akçadağ İlköğretmen Okulunu Bitirenlerden Bir Grup Okullarını Ziyaret Ettiler” başlığı altında yazdığım yazımdan bir bölümü şöyle idi.
“Siren yerinde yok. Yangın tehlikesi her an var, bulunmalı, yerine konulmalı, tehlikeleri haber vermeli. Yangın tehlikesine karşı tankerler oluşturulmalı. Akçadağ uzak, oradan itfaiye gelene kadar burada tankerlere takılan püskürtmeli hortumlar kullanılmalı.
Epey bir zaman önce İnönü Üniversitesine bağlı Ziraat Fakültesi olarak düzenlenmesi önerimiz olumlu bulunmamıştı. Okul açık tarım cezaevi ya da hizmet içi eğitim alanı olabilir.”
Aradan bir süre geçti ve 15 ağustos 2016 tarihinde korkulan oldu; Akçadağ İlköğretmen Okulu, yani Akçadağ Köy Enstitüsü yine bir yangına maruz kaldı. Yaklaşık yirmi yıl önce koruma altına alınmasına karşın diğer enstitüler gibi kaderine terk edildi. Süreçte görev yapan Milli Eğitim Bakanları ile Kültür ve Turizm Bakanlarının ruhu bile duymadı. Hangi ülkenin bakanları ise kutlamak gerek bu yok edişleri için…
Diyelim ki devlet seyirci kaldı, peki, köy enstitüleri i,el ilgili sivil toplum kuruluşları neler yaptılar? 70 ya da 75. yılında 21 köy enstitüsü ile ilgili rapor hazırladılar mı? Köy enstitülerini koruma ve yaşatma programları ve projeleri var mı? Bilemiyorum; bildiğim kadarı ile yalnızca Hasanoğlan Köy Enstitüsü ile ilgili çalışmalar yapıldı.
Cumhuriyetin kazanımları ve devrimlerin getirdikleri yok edilirken her olumsuz adımı destekleyen ve bu adımları atanları ödüllendirenler sevinsinler!
Sevinin, sevinin!
Okulumuzu yok ettiniz!

(Malatya SÖZ, 14 Nisan 2018)

31 Mart 2018 Cumartesi

‘Dil, Düşüncenin Evidir’, Onu iyi Kullanmak Gerek…

‘Dil, Düşüncenin Evidir’, Onu iyi Kullanmak Gerek…


‘Milli duruş, şühedaya vefa, millete beka’ ,“Yeni sistem beka sorununu çözecek”...
 Milli, duruş, şüheda, vefa, mili, beka…
Bu sözcükleri tek tek inceleyelim.
Milli: Millet ile ilgili, millete özgü, ulusal
Duruş: 1. Durmak eylemi ya da durma biçimine verilen ad. 2. Durum alış, davranış, tutum, tavır…
Şüheda: Şehitler
Vefa: 1. Sözünde durma, dostluğu sürdürme. 2. Sevgi bağlılığı
Millet: 1. Ulus 2. Bazı özellikleri olan topluluk (halk ağzında). Erkek milleti, doktor milleti…
Beka: ölümsüzlük, ölmezlik, kalıcılık…
‘Bunlar da nereden çıktı?’ diyecek belki de bazı okurlar. Haklılar; birden bazı sözcüklerin anlamını vermekle giriş yaptım. Bunlar, milliyetçi olduğu öne sürülen partilerin söylemleri. Altı sözcükten yalnızca biri Türkçe; duruş… Duruş, “durmak” fiilinin “dur” kökünden türetilmiş bir sözcük…
Türk Dil Kurumu, ‘Türkçe Sözlük’ dışında halk ağzından derlemeler yaparak ‘Derleme Sözlüğü’, kaynaklardan taramalar yaparak ‘Tarama Sözlüğü’ ve ayrıca çeşitli konularda sözlükler (Uygulayım Terimleri̇ Sözlüğü, Dil Bilimi Terimleri Sözlüğü, Veteriner Hekimliği Terimleri Sözlüğü, Ayaktopu Terimleri Sözlüğü...) hazırlamıştır. Bunlarla ilgili çalışmalar sürerken Arapça ve Farsçayı yeğleyenler, İstiklal Marşı, sigara, hostes gibi sözcükler için öne sürülen ama kabul edilmeyen karşılıkları dillerine dolayarak kurumu eleştirmişler. Laik düşüncenin sonucu olarak özgür düşüncenin gelişmesini istemeyen, kendilerini ‘âlim’ (bilgin) göstermek için Arapça ve Farsça sözcükleri yeğleyenler ‘Yalnızca biz bilelim’ (!) mantığı ile hareket ederek halkın da öğrenmesini engellemekten başka bir şey yapmamışlar.
Ulus ile dini bir sanmak kadar cahilce düşünce kime özgü olabilir dersiniz? Türk İslam Sentezi adını verdikleri düşünce ile ulus ve din kültürünü özdeşleştirmeyi düşünenler, ne kadar yanılgı içinde olduklarını hala anlamış değiller. Anlamış olsalardı, Türk ulusundan Hıristiyan ve Musevi olanları da unutmazlardı...
Müslümanlığı Türklere özgü imiş gibi düşünerek hareket ederken Arapça ve Farsçayı yeğlemek ne kadar milliyetçilik olabilirdi?
Ancak bu kadar olurdu…
Konfüçyüs (M.Ö 551-M.Ö 479); Doğu Zhou Hanedanlığı döneminde yaşadığı sanılmaktadır. Çinli filozof eğitimci yazardır. Doğu uygarlığının en önemli temsilcileridir. Konfüçyüs’ün öğretisinde anaya ve babaya saygı insancıllık, merhametlilik, adalet gibi konular ağırlıkla yer alır.
Konfüçyüs’e sorarlar: “Bir ülkeyi idare etmeye çağrılsaydınız, yapacağınız ilk iş ne olurdu?” Konfüçyüs cevap vermiş: “İşe önce dili düzeltmekle başlardım. Çünkü dil bozulursa kelimeler düşünceleri anlatamaz. Düşünceler iyi anlatılmazsa, yapılması gereken işler yapılmaz. Görevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve düzen bozulur. Töre ve düzen bozulursa, adalet yoldan sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. Bunun içindir ki hiçbir şey dil kadar önemli değildir.”
Kaşgarlı Mahmut, “Dil, düşüncenin evidir” derken; Gerhard Kessler, “Dili gereksiz yabancı sözcüklerden uzaklaştırıp temiz tutmak; tıpkı vücudunu, vicdanını, evini, köyünü ve şehrini temiz tutmak gibi ahlâki bir ödevdir” demiş.
Montaigne, “Düşünce ve sanat adamları, sözleri ve yazılarıyla dile değer kazandırırlar” derken de düşünce ve sanat adamların rolünü belirtmiş.
İletişim aracı olarak ilk sırayı alan dili iyi kullanmak gerekir. Günümüzde bile hala birileri kalkıp da söylediklerinin ne anlama geldiğini, kime ya da neye hitap ettiğini düşünmüyorsa dile de dili anlayanlara da önem vermiyor demektir. Amaç illa da Arapça ve Farsça dillerini yüceltmek ise o başka…